Eyl 07 2008

Askerim biçim biçim, ölürem vatan için..

Tag: Geneladmin @ 10:07

Vatani görevim için 12 Ağustos’ta askeri birliğime katılmış bulunmaktayım. Acemilik dönemi içinde teknolojiden bayağı uzak kaldım. Mouse ve klavye ye dokununca kendimi bir garip hissettim onca günden sonra, topu topu 24-25 gün ama olsun :)) Balıkesir’den sevgiler saygılar hörmetler. Büsbüyük öpüyorum.

askerim


Tem 23 2008

Bedia Akartürk, Ah Neyleyim Gönül

Tag: Geneladmin @ 22:45

Yine ünlü bir türkücü olan Kubat’ın yapımını üstlendiği “Anadolunun Sesi” programının Tarsus çekimlerinden kaydettiğim video. Tarsus Belediyesi’nin girişimleriyle Tarsus’ta yapılmış yaz etkinliklerinden birisi. Bedia Akartürk’ten bir Tarsus Türküsü, Ah Neyleyim Gönül.. Evelden, Tarsus’ta yaşamış aşık Ferahi’nin türküsüymüş. Tarsusluyum diye demiyorum, dibim düştü türküye :)) Bedia Akartürk’üde severdim, şimdi ayrı bir sevmeye başladım.


Haz 09 2008

Cep telefonunu hala iletişimde mi kullanıyorsunuz :)

Tag: Geneladmin @ 09:06

Bakın capon kardeşler başka özelliklerinden de faydalanıyorlar. İzleyelim :)


May 28 2008

İnsanı ağlama noktasına getiren dokunaklı bir hikaye.

Tag: Geneladmin @ 13:21

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar.. New York’da Medical Center

Hospital’da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor.Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında..’Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?’ dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-’Siz Türk müsünüz?’

-Kaşlarını yukarıya kaldırarak ‘hayır’ manasına bir işaret yaptı.

-Ama ben hala merak ediyorum. ‘Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?’

-’Aldırma öylesine bir şey işte’ dedi. Ben yine ısrarla: ‘Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…’

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde
sordu:

-’Siz Türk müsünüz?’

-’Evet Türk’üm…’

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:
‘Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de.. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: ‘Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.’ Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.

Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevkediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu.

Her taaruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından
da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya cıktık.Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taaruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz.. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu..Dedim ki kendi kendime:
-’Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut
isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..’ Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ‘Yazıklar olsun bana’ dedim. ‘Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?

Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış’ diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar.

asil türk

Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..’

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle ‘Bana adınızı söyler misiniz?’ dedi. ‘Ömer’ cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: ‘Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?’

-’Babam müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.’

-’Senin adın müslüman adı mı?’ Ben -’Evet, müslüman adı’ deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: ‘Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra ‘Anzaklı Ömer’ olsun.’ -’Olsun’ dedim.

-’Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?’

Şaşırdım, nasıl da birdenbire müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..

-’Tabii’ dedim. ‘Müslüman olmak çok kolay.’ Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şehadet getiriyor,hem de ağlıyordu.. Mırıldandı: ‘Siz müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?’

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. -’Beni yalnız bırakma olur mu?’ ‘Ne gibi Ömer amca?’ ‘Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.’ O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.

Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. ‘Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!’ Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet söylettirdim, o şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım…

En içten dileklerimle…


May 01 2008

Siberalem’ den komik reklam :)

Tag: Videoadmin @ 23:01

Arkadaşlık sitelerini pek sevmem ama bu Site adına ve misyonuna yakışır bir reklam olmuş. Kıyak reklam yapmışlar, beni bile alet ettiler bu reklama.. Oynat Şükrücüüüm :)


Nis 28 2008

Matematikte somut örnek en iyi yöntem değil (miş!)

Tag: Geneladmin @ 09:20

Genelde, amerikalılar coni’ye, maykıl’a göre bir sonuç bulur, bizse bu sonucu bizim ali’ye, veli’ye uydurmaya çalışırız. Bir grup amerikalı bilim canlısı, Matematik öğretiminde somut örnek vermenin öğrenmenin aktarımlarında sorun yaşattını gözlemiş. Yani A durumunda olan olayın, B durumuna uyarlanmasından çaktıklarını söylemişler. Kavramın anlaşılması açısından somut örnek şart! Gözlem grubundaki öğrencilere aktarmanın yapılması açısından eksik yöntem uygulanmış gibi? Ama tabii onlar uzman, bize laf söylemek düşmez oturmuş incelemiş adamlar, bizse oturduğumuzla kalmışız :) Haberin ayrıntısı aşağıdadır.

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, matematik eğitimi sırasında somut örnekler vermek en iyi yöntem değil.

WASHINGTON - Araştırmanın yapıldığı Ohio Eyalet Üniversitesinin tanımalı bilim merkezi müdürü Vladimir Sloutsky, “Matematiği somut bir örnekten yola çıkarak anlatmak çok zor. Somut örnekler, öğrenilenleri sınamak için iyi bir yöntem olabilir, ancak eğitim aracı olarak kötü yöntem” diye konuştu.

Amerikan Science dergisinin bugünkü sayısında yayımlanan araştırmaya göre, matematiği somut örneklerle öğrenen öğrenciler, soyut eğitim tarzıyla öğrenenlerle kıyaslandıklarında bunları yeni bir bağlamda kullanmakta sıkıntı çekiyorlar.

Araştırmanın eşbaşkanlarından Jennifer Kaminski, soyut yöntem formülünü öğrenmedilerse “A treni B treni ile ne zaman karşılaşır?” sorusunu çözen öğrencilerin büyük bölümünün, bu çözümü diğer örneklere uygulamayamadıklarını belirtti.

Teorilerini 4 gruba ayırdıkları 80 öğrenci üzerinde sınayan araştırmacılar, bir aritmetik sorusunun çözümünü ilk üç gruba ayrı ayrı 3 somut örnek vererek, dördüncü gruba da soyut anlatım tekniğiyle öğrettiler.

Araştırmacılar daha sonra öğrettiklerini sınamak için çoktan seçmeli bir soruyu 80 öğrencinin tamamına sordular.

Soyut yöntemle hesaplamayı öğrenenlerin yüzde 80’i doğru yanıt verirken, büyük bölümünün “kafadan atarak işlem yaptığı” diğer gruplarda sadece yüzde 43 ila yüzde 51 oranında doğru yanıt çıktı.

Vladimir Sloutsky, somut örneklerin, öğrencilerin bizzat kavrama odaklanmalarına bile engel olabilecek biçimde ilgilerini dağıtabileceğini belirterek, araştırma sonuçlarının pedagojide uzun zamandır inanılanları tartışmaya açtığına işaret etti.

Jennifer Kaminski de “Bu kavramları çok sembolik yöntemlerle anlatmak zorundayız. Öğrenciler böylece bunları çeşitli alanlara uygulamaya çok daha hazırlıklı olurlar” dedi.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/444078.asp


Nis 09 2008

Japonca İstiklal Marşı

Tag: Geneladmin @ 08:59

Ülkemizin bayrağı güzel, marşı güzel. İstiklal Marşı’mızın Japoncası bile ayrı bir güzel. Japonlar, Pangea Film Festivali tanıtım çalışması kapsamında İstiklal Marşını kendi dillerinde seslendirdikleri bir video klip hazırladılar. Japonca’ya çevrilen marşımızı geleneksel Japon kıyafetleri giyen bir kadın sanatçı seslendiriyor.

İşte İstiklal Marşı’mızın Japonca’sı…


Mar 31 2008

Dürümcünün reklam broşürü :)

Tag: Günceladmin @ 15:53

Sisli’deki bir dürümcünün reklam brosüründen harfi harfine aktarilmistir…

***

Diyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlilarinin ve genelde de Türk milletinin devamini engellemek için dis mihraklar tarafindan gündeme getirilmis suurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturusta götüren dev gibi babayigit atalarimizi ve tarlada dogum yaptiktan sonra bebegini kundaklayip, elde orak tarlada çalismaya devam eden Türk kadinlarini; kalori hesaplayan, hapsirinca yataga giren, fitness ve aerobik yapan çitkirildim tiplere dönüstürmek ve büyük Türk irkini Çinliler, Japonlar gibi siska, zayif ve sagliksiz bir irk haline getirmektir.

Icabi halinde 240 kiloluk top mermisini tek basina namluya süren bir babayigidin, kalori hesaplayan, yogurtlu kebabi reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykirim olabilir mi?

Iç yaginin, kuyruk yaglarinin, anamizin Vita yaginin kolestrol yaptigi palavradir.

Kolestrol, kebaplari yedikten sonra iki sise soda içerek ayarlanabilecek bir gaz durumudur.

Sakin bu oyuna düsmeyin.

kebab
 
Feminizm, kadin haklari, çevre suuru ve esitlik adi altinda Türk kizlarinin akillari çelinerek, yemek yapmayi bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularini, abuk subuk yiyeceklerle yetistirecek, damak zevki gelismemis, sunta kilikli diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmislerdir.Ayrica kör olasi dis mihraklar , bu kizlarimiza kebap, sogan, çig köfte vb. Lezzetleri yiyen, bardak bardak salgam suyu içen yigitlerimize hanzo-kiro gibi sifatlar takmayi ögretmislerdir.

Ayrica son yillarda moda gibi gösterilmeye çalisilan Çin mutfagi diye birsey yoktur. Bu sözde mutfak, acaip zerzevat ile acaip mahlukatin, wog adi verilen bir tencerede yari pismis yari çig olarak hazirlanip insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazliktir. Sakin kanmayin, sakin yemeyin. Helal degildir!

Unutmayin su uyur, düsman uyumaz!

Kaynak: Gelen kutusu (baboli’den)


Mar 27 2008

Teknolojik Deli miyiz?

Tag: Geneladmin @ 09:39

Bilgisayar ve Cep Telefonu hayatımızın vazgeçilmez bir parçası halini aldı. Kendimi kötü hissettiğimde bile “ethernet fişi çekilmiş bilgisayar gibiyim” demekten kendimi alamıyorum. Amerikalı bir grup amca oturmuş bilgisayara sevdalı, sms le iletişim kuran kitleyi incelemiş ve bunun psikolojik rahatsızlık olduğu kanısına varmış. Aşağıdaki haberleri okuyunca anladım ki, ben Teknolojik Deliyim! Yoksa’m, manyak mı desem uygun düşer amerikan standardına göre :))

Bilgisayar hep açıksa hastasınız!

Bilgisayarı açmadan duramıyorsanız ruhsal bir hastalığın pençesinde olabilirsiniz.
İşte belirtiler:

- “Bağlı” olmayınca yoksunluk hissetmek,
- Teknik ekipmana doymamak
- İnternette çok kalma isteği
- Bağımlılığın negatif etkilerini yaşamaya başlamak

Önceki gün American Journal of Psychiatry dergisinde yayımlanan Dr. Jerald Block imzalı makalede işini bilgisar başında geçirdikten sonra eve döner dönmez bilgisayarını açanlarda bir tür ruhsal bağımlılık olabileceği öne sürüldü.

Hastalığın belirtilerini bilgisayar ya da internet bağlantısı olmayınca yoksunluk hissetmek, daha iyi teknik ekipmanlara sahip olma arzusu, internette daha fazla zaman harcama isteği ve bağımlılılığın negatif etkilerini yaşamaya başlamak olarak dört maddede toplayan Dr. Block hastalığı internet ve bilgisayarla da sınırlı tutmuyor.

Block’a göre anında mesajlaşma da (SMS) özellikle araç kullanırken bir yandan da mesaj yazmanın kazalara neden olması, e-posta ya da telefon yoluyla taciz, okul ve işyeri gibi sosyal ortamlarda sorun yaratması açısından bu bağımlılığın önemli bir kriteri.

İLK VAKA 1998′DE GÖRÜLDÜ

Dr. Block bu bağımlılığın neden hastalık kapsamına girdiğini, “Tek tek bireylerde ve rastgele ortaya çıkmıyor, aynı belirtileri gösteriyor ve hayli yaygın” diyerek açıklıyor. Wollongong Üniversitesi’nden psikiyatr Dr. Robert Kaplan da ilk internet bağımlılığı vakasını 1998′de gördüğünü söylüyor. Dr. Kaplan şu anda tüm dünyanın internette sürekli hatta bağlı olarak yaşadığını ve bunun çeşitli sorunlar yarattığını ekliyor.

Türkiye’de de internet bağımlılığı ve kullanıcıları hakkında bazı araştırmalar var. Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan Sütçü’nün TÜBİTAK desteğiyle hazırladığı ‘Ankara Mikroölçeğinde İnternet Kafeler Kullanım Biçimleri’ araştırmasına göre 15 yaş altı günde 1-5, 16-19 yaş grubu 1-7, 20-24 yaş grubu 1-10, 24 yaşından büyük olanlarsa 30 dakikayla 15 saat arasında bilgisayar karşısında vakit geçiriyor.

İstanbul’daki Bağımlılık Tanı ve Tedavi Merkezi’nden (BATEM) uzman psikolog Alper Aksoy, bilgisayar ya da genel olarak teknoloji bağımlılığını genel bağımlılık kriterlerine göre tanımladıklarını, kişinin bilgisayar başında geçirdiği zaman sürekli artıyorsa; internete, MSN’e girmediğinde, bilgisayar başına oturmadığında aklı sürekli oradaysa; bilgisayara ulaşamadığında sıkıntı duyup yoksunluk hissediyorsa; bu durum ailesi ve arkadaşlarıyla ilişkilerini aksatıyor, sosyal hayattan uzaklaşmasına yol açıyorsa; sık sık başarısız bırakma girişimleri yapıyor ve başa dönüyorsa kişide bilgisayar bağımlılığı geliştiğinin söylenebileceğini belirtiyor.

KAÇMAYA ÇALIŞTIĞINIZ SORUN NE?

Aksoy, kişinin teknoloji marketlerdeki tüm yenilikleri kontrol etmesi, ihtiyacından fazla malzeme alması gibi soruna yol açan durumlarda hastaların kendiliğinden ya da çevrelerinin desteğiyle tedaviye geldiğini ekliyor. Tedavide kullandıkları yöntemiyse şöyle açıklıyor: “Davranış değişikliği dediğimiz tedavileri uygulayarak, kişinin 10 saatini bilgisayar başında geçirmesine neden olan, kaçmaya, uzaklaşmaya çalıştığı sorunlarını çözmesi gerektiğini fark ettiriyoruz ve kişinin bilgisayar ve teknoloji kullanımını kontrol edilebilir düzeye getirmeye çalışıyoruz.”


SMS bağımlıları akıl hastası

ABD’li ve Avustralyalı uzmanlar aşırı miktarda e-posta ve kısa mesaj göndermenin bir tür akıl hastalığı olduğunu açıkladı.
ABD’Lİ psikiyatr Doktor Jerald Block, “American Journal of Psychiatry” adı dergide yayımlanan makalesinde, e-posta ve cep telefonundan kısa mesaj göndermenin bir bağımlılık haline gelebildiğini ve bu bağımlılığın bir akıl hastalığı türü olarak değerlendirilebileceğini yazdı.

Avustralya’daki Wollongong Üniversitesi’nden psikiyatr Doktor Robert Kaplan da, ilk internet bağımlılığı vakasıyla 1998′de karşılaştığını söyledi. Dr. Kaplan, o tarihten bu yana Avustralyalılar arasında bu rahatsızlığın artış gösterdiğini belirtti.

DR. BLOCK, internet bağımlılığının 4 semptomu olduğunu belirtti ve bunları şöyle sıraladı:

- Bir bilgisayara erişimi olmadığında, alkol, uyuşturucu, kafein, sigara gibi bağımlılık yaratan maddelerin kesilmesinden sonra ortaya çıkan “uzaklaşım sendromu”na kapılmak.

- Sürekli olarak, daha gelişmiş donanıma sahip cihazlara ihtiyaç duymak.

- Bu cihazları daha uzun süre kullanabilmek için daha fazla zamana sahip olma ihtiyacı duymak.

- Bağımlılığın olumsuz yansımalarını yaşamak.


Mar 25 2008

Günün lafı :)

Tag: Günceladmin @ 19:44

Son zamanlarda duyduğum en orjinal söz. Bestesi mi, yoksa’m güftesi mi kendine ait ya da anonim mi orasını bilmem ama arkadaştan gördüğüm şekliyle aşağıdadır..

nagihan dan inciler.


Sonraki Sayfa »