Tem 23 2008

Bedia Akartürk, Ah Neyleyim Gönül

Tag: Geneladmin @ 22:45

Yine ünlü bir türkücü olan Kubat’ın yapımını üstlendiği “Anadolunun Sesi” programının Tarsus çekimlerinden kaydettiğim video. Tarsus Belediyesi’nin girişimleriyle Tarsus’ta yapılmış yaz etkinliklerinden birisi. Bedia Akartürk’ten bir Tarsus Türküsü, Ah Neyleyim Gönül.. Evelden, Tarsus’ta yaşamış aşık Ferahi’nin türküsüymüş. Tarsusluyum diye demiyorum, dibim düştü türküye :)) Bedia Akartürk’üde severdim, şimdi ayrı bir sevmeye başladım.


Haz 09 2008

Cep telefonunu hala iletişimde mi kullanıyorsunuz :)

Tag: Geneladmin @ 09:06

Bakın capon kardeşler başka özelliklerinden de faydalanıyorlar. İzleyelim :)


May 28 2008

İnsanı ağlama noktasına getiren dokunaklı bir hikaye.

Tag: Geneladmin @ 13:21

1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:

Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar.. New York’da Medical Center

Hospital’da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor.Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında..’Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?’ dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:

-’Siz Türk müsünüz?’

-Kaşlarını yukarıya kaldırarak ‘hayır’ manasına bir işaret yaptı.

-Ama ben hala merak ediyorum. ‘Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?’

-’Aldırma öylesine bir şey işte’ dedi. Ben yine ısrarla: ‘Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…’

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde
sordu:

-’Siz Türk müsünüz?’

-’Evet Türk’üm…’

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:
‘Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de.. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: ‘Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.’ Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.

Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevkediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu.

Her taaruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından
da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya cıktık.Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taaruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz.. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu..Dedim ki kendi kendime:
-’Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut
isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..’ Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ‘Yazıklar olsun bana’ dedim. ‘Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?

Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış’ diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar.

asil türk

Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..’

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle ‘Bana adınızı söyler misiniz?’ dedi. ‘Ömer’ cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: ‘Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?’

-’Babam müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.’

-’Senin adın müslüman adı mı?’ Ben -’Evet, müslüman adı’ deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: ‘Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra ‘Anzaklı Ömer’ olsun.’ -’Olsun’ dedim.

-’Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?’

Şaşırdım, nasıl da birdenbire müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..

-’Tabii’ dedim. ‘Müslüman olmak çok kolay.’ Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şehadet getiriyor,hem de ağlıyordu.. Mırıldandı: ‘Siz müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?’

Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. -’Beni yalnız bırakma olur mu?’ ‘Ne gibi Ömer amca?’ ‘Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.’ O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.

Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. ‘Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!’ Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet söylettirdim, o şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım…

En içten dileklerimle…


May 01 2008

Siberalem’ den komik reklam :)

Tag: Videoadmin @ 23:01

Arkadaşlık sitelerini pek sevmem ama bu Site adına ve misyonuna yakışır bir reklam olmuş. Kıyak reklam yapmışlar, beni bile alet ettiler bu reklama.. Oynat Şükrücüüüm :)


Nis 28 2008

Matematikte somut örnek en iyi yöntem değil (miş!)

Tag: Geneladmin @ 09:20

Genelde, amerikalılar coni’ye, maykıl’a göre bir sonuç bulur, bizse bu sonucu bizim ali’ye, veli’ye uydurmaya çalışırız. Bir grup amerikalı bilim canlısı, Matematik öğretiminde somut örnek vermenin öğrenmenin aktarımlarında sorun yaşattını gözlemiş. Yani A durumunda olan olayın, B durumuna uyarlanmasından çaktıklarını söylemişler. Kavramın anlaşılması açısından somut örnek şart! Gözlem grubundaki öğrencilere aktarmanın yapılması açısından eksik yöntem uygulanmış gibi? Ama tabii onlar uzman, bize laf söylemek düşmez oturmuş incelemiş adamlar, bizse oturduğumuzla kalmışız :) Haberin ayrıntısı aşağıdadır.

ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, matematik eğitimi sırasında somut örnekler vermek en iyi yöntem değil.

WASHINGTON - Araştırmanın yapıldığı Ohio Eyalet Üniversitesinin tanımalı bilim merkezi müdürü Vladimir Sloutsky, “Matematiği somut bir örnekten yola çıkarak anlatmak çok zor. Somut örnekler, öğrenilenleri sınamak için iyi bir yöntem olabilir, ancak eğitim aracı olarak kötü yöntem” diye konuştu.

Amerikan Science dergisinin bugünkü sayısında yayımlanan araştırmaya göre, matematiği somut örneklerle öğrenen öğrenciler, soyut eğitim tarzıyla öğrenenlerle kıyaslandıklarında bunları yeni bir bağlamda kullanmakta sıkıntı çekiyorlar.

Araştırmanın eşbaşkanlarından Jennifer Kaminski, soyut yöntem formülünü öğrenmedilerse “A treni B treni ile ne zaman karşılaşır?” sorusunu çözen öğrencilerin büyük bölümünün, bu çözümü diğer örneklere uygulamayamadıklarını belirtti.

Teorilerini 4 gruba ayırdıkları 80 öğrenci üzerinde sınayan araştırmacılar, bir aritmetik sorusunun çözümünü ilk üç gruba ayrı ayrı 3 somut örnek vererek, dördüncü gruba da soyut anlatım tekniğiyle öğrettiler.

Araştırmacılar daha sonra öğrettiklerini sınamak için çoktan seçmeli bir soruyu 80 öğrencinin tamamına sordular.

Soyut yöntemle hesaplamayı öğrenenlerin yüzde 80’i doğru yanıt verirken, büyük bölümünün “kafadan atarak işlem yaptığı” diğer gruplarda sadece yüzde 43 ila yüzde 51 oranında doğru yanıt çıktı.

Vladimir Sloutsky, somut örneklerin, öğrencilerin bizzat kavrama odaklanmalarına bile engel olabilecek biçimde ilgilerini dağıtabileceğini belirterek, araştırma sonuçlarının pedagojide uzun zamandır inanılanları tartışmaya açtığına işaret etti.

Jennifer Kaminski de “Bu kavramları çok sembolik yöntemlerle anlatmak zorundayız. Öğrenciler böylece bunları çeşitli alanlara uygulamaya çok daha hazırlıklı olurlar” dedi.

Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/444078.asp


Nis 09 2008

Japonca İstiklal Marşı

Tag: Geneladmin @ 08:59

Ülkemizin bayrağı güzel, marşı güzel. İstiklal Marşı’mızın Japoncası bile ayrı bir güzel. Japonlar, Pangea Film Festivali tanıtım çalışması kapsamında İstiklal Marşını kendi dillerinde seslendirdikleri bir video klip hazırladılar. Japonca’ya çevrilen marşımızı geleneksel Japon kıyafetleri giyen bir kadın sanatçı seslendiriyor.

İşte İstiklal Marşı’mızın Japonca’sı…


Mar 31 2008

Dürümcünün reklam broşürü :)

Tag: Günceladmin @ 15:53

Sisli’deki bir dürümcünün reklam brosüründen harfi harfine aktarilmistir…

***

Diyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlilarinin ve genelde de Türk milletinin devamini engellemek için dis mihraklar tarafindan gündeme getirilmis suurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturusta götüren dev gibi babayigit atalarimizi ve tarlada dogum yaptiktan sonra bebegini kundaklayip, elde orak tarlada çalismaya devam eden Türk kadinlarini; kalori hesaplayan, hapsirinca yataga giren, fitness ve aerobik yapan çitkirildim tiplere dönüstürmek ve büyük Türk irkini Çinliler, Japonlar gibi siska, zayif ve sagliksiz bir irk haline getirmektir.

Icabi halinde 240 kiloluk top mermisini tek basina namluya süren bir babayigidin, kalori hesaplayan, yogurtlu kebabi reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykirim olabilir mi?

Iç yaginin, kuyruk yaglarinin, anamizin Vita yaginin kolestrol yaptigi palavradir.

Kolestrol, kebaplari yedikten sonra iki sise soda içerek ayarlanabilecek bir gaz durumudur.

Sakin bu oyuna düsmeyin.

kebab
 
Feminizm, kadin haklari, çevre suuru ve esitlik adi altinda Türk kizlarinin akillari çelinerek, yemek yapmayi bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularini, abuk subuk yiyeceklerle yetistirecek, damak zevki gelismemis, sunta kilikli diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmislerdir.Ayrica kör olasi dis mihraklar , bu kizlarimiza kebap, sogan, çig köfte vb. Lezzetleri yiyen, bardak bardak salgam suyu içen yigitlerimize hanzo-kiro gibi sifatlar takmayi ögretmislerdir.

Ayrica son yillarda moda gibi gösterilmeye çalisilan Çin mutfagi diye birsey yoktur. Bu sözde mutfak, acaip zerzevat ile acaip mahlukatin, wog adi verilen bir tencerede yari pismis yari çig olarak hazirlanip insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazliktir. Sakin kanmayin, sakin yemeyin. Helal degildir!

Unutmayin su uyur, düsman uyumaz!

Kaynak: Gelen kutusu (baboli’den)


Mar 27 2008

Teknolojik Deli miyiz?

Tag: Geneladmin @ 09:39

Bilgisayar ve Cep Telefonu hayatımızın vazgeçilmez bir parçası halini aldı. Kendimi kötü hissettiğimde bile “ethernet fişi çekilmiş bilgisayar gibiyim” demekten kendimi alamıyorum. Amerikalı bir grup amca oturmuş bilgisayara sevdalı, sms le iletişim kuran kitleyi incelemiş ve bunun psikolojik rahatsızlık olduğu kanısına varmış. Aşağıdaki haberleri okuyunca anladım ki, ben Teknolojik Deliyim! Yoksa’m, manyak mı desem uygun düşer amerikan standardına göre :))

Bilgisayar hep açıksa hastasınız!

Bilgisayarı açmadan duramıyorsanız ruhsal bir hastalığın pençesinde olabilirsiniz.
İşte belirtiler:

- “Bağlı” olmayınca yoksunluk hissetmek,
- Teknik ekipmana doymamak
- İnternette çok kalma isteği
- Bağımlılığın negatif etkilerini yaşamaya başlamak

Önceki gün American Journal of Psychiatry dergisinde yayımlanan Dr. Jerald Block imzalı makalede işini bilgisar başında geçirdikten sonra eve döner dönmez bilgisayarını açanlarda bir tür ruhsal bağımlılık olabileceği öne sürüldü.

Hastalığın belirtilerini bilgisayar ya da internet bağlantısı olmayınca yoksunluk hissetmek, daha iyi teknik ekipmanlara sahip olma arzusu, internette daha fazla zaman harcama isteği ve bağımlılılığın negatif etkilerini yaşamaya başlamak olarak dört maddede toplayan Dr. Block hastalığı internet ve bilgisayarla da sınırlı tutmuyor.

Block’a göre anında mesajlaşma da (SMS) özellikle araç kullanırken bir yandan da mesaj yazmanın kazalara neden olması, e-posta ya da telefon yoluyla taciz, okul ve işyeri gibi sosyal ortamlarda sorun yaratması açısından bu bağımlılığın önemli bir kriteri.

İLK VAKA 1998′DE GÖRÜLDÜ

Dr. Block bu bağımlılığın neden hastalık kapsamına girdiğini, “Tek tek bireylerde ve rastgele ortaya çıkmıyor, aynı belirtileri gösteriyor ve hayli yaygın” diyerek açıklıyor. Wollongong Üniversitesi’nden psikiyatr Dr. Robert Kaplan da ilk internet bağımlılığı vakasını 1998′de gördüğünü söylüyor. Dr. Kaplan şu anda tüm dünyanın internette sürekli hatta bağlı olarak yaşadığını ve bunun çeşitli sorunlar yarattığını ekliyor.

Türkiye’de de internet bağımlılığı ve kullanıcıları hakkında bazı araştırmalar var. Başkent Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Mutlu Binark ve Günseli Bayraktutan Sütçü’nün TÜBİTAK desteğiyle hazırladığı ‘Ankara Mikroölçeğinde İnternet Kafeler Kullanım Biçimleri’ araştırmasına göre 15 yaş altı günde 1-5, 16-19 yaş grubu 1-7, 20-24 yaş grubu 1-10, 24 yaşından büyük olanlarsa 30 dakikayla 15 saat arasında bilgisayar karşısında vakit geçiriyor.

İstanbul’daki Bağımlılık Tanı ve Tedavi Merkezi’nden (BATEM) uzman psikolog Alper Aksoy, bilgisayar ya da genel olarak teknoloji bağımlılığını genel bağımlılık kriterlerine göre tanımladıklarını, kişinin bilgisayar başında geçirdiği zaman sürekli artıyorsa; internete, MSN’e girmediğinde, bilgisayar başına oturmadığında aklı sürekli oradaysa; bilgisayara ulaşamadığında sıkıntı duyup yoksunluk hissediyorsa; bu durum ailesi ve arkadaşlarıyla ilişkilerini aksatıyor, sosyal hayattan uzaklaşmasına yol açıyorsa; sık sık başarısız bırakma girişimleri yapıyor ve başa dönüyorsa kişide bilgisayar bağımlılığı geliştiğinin söylenebileceğini belirtiyor.

KAÇMAYA ÇALIŞTIĞINIZ SORUN NE?

Aksoy, kişinin teknoloji marketlerdeki tüm yenilikleri kontrol etmesi, ihtiyacından fazla malzeme alması gibi soruna yol açan durumlarda hastaların kendiliğinden ya da çevrelerinin desteğiyle tedaviye geldiğini ekliyor. Tedavide kullandıkları yöntemiyse şöyle açıklıyor: “Davranış değişikliği dediğimiz tedavileri uygulayarak, kişinin 10 saatini bilgisayar başında geçirmesine neden olan, kaçmaya, uzaklaşmaya çalıştığı sorunlarını çözmesi gerektiğini fark ettiriyoruz ve kişinin bilgisayar ve teknoloji kullanımını kontrol edilebilir düzeye getirmeye çalışıyoruz.”


SMS bağımlıları akıl hastası

ABD’li ve Avustralyalı uzmanlar aşırı miktarda e-posta ve kısa mesaj göndermenin bir tür akıl hastalığı olduğunu açıkladı.
ABD’Lİ psikiyatr Doktor Jerald Block, “American Journal of Psychiatry” adı dergide yayımlanan makalesinde, e-posta ve cep telefonundan kısa mesaj göndermenin bir bağımlılık haline gelebildiğini ve bu bağımlılığın bir akıl hastalığı türü olarak değerlendirilebileceğini yazdı.

Avustralya’daki Wollongong Üniversitesi’nden psikiyatr Doktor Robert Kaplan da, ilk internet bağımlılığı vakasıyla 1998′de karşılaştığını söyledi. Dr. Kaplan, o tarihten bu yana Avustralyalılar arasında bu rahatsızlığın artış gösterdiğini belirtti.

DR. BLOCK, internet bağımlılığının 4 semptomu olduğunu belirtti ve bunları şöyle sıraladı:

- Bir bilgisayara erişimi olmadığında, alkol, uyuşturucu, kafein, sigara gibi bağımlılık yaratan maddelerin kesilmesinden sonra ortaya çıkan “uzaklaşım sendromu”na kapılmak.

- Sürekli olarak, daha gelişmiş donanıma sahip cihazlara ihtiyaç duymak.

- Bu cihazları daha uzun süre kullanabilmek için daha fazla zamana sahip olma ihtiyacı duymak.

- Bağımlılığın olumsuz yansımalarını yaşamak.


Mar 25 2008

Günün lafı :)

Tag: Günceladmin @ 19:44

Son zamanlarda duyduğum en orjinal söz. Bestesi mi, yoksa’m güftesi mi kendine ait ya da anonim mi orasını bilmem ama arkadaştan gördüğüm şekliyle aşağıdadır..

nagihan dan inciler.


Mar 18 2008

18 Mart 1915 Çanakkale Destanı

Tag: Günceladmin @ 11:52

Destanların en kralıdır Çanakkale… Çanakkale Savaşı yalnız bizim tarihimizin değil yakın dünya tarihinin en önemli savaşlarından biridir. Çanakkale Boğazı’nı savaş gemileriyle zorlayarak aşma, böylece İstanbul’a kavuşma isteği Avrupa büyük devletlerinin öteden beri özlemidir.

1914 yılında I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla İtilaf devletleri bu isteklerini gerçekleştirme fırsatının doğduğuna inandılar. Bu inançla İngiltere ve Fransa işbirliği yaparak 3 Kasım 1914 günü alacakaranlıkta Bozcaada’dan Boğaz’ın ağzına doğru yaklaştılar. Buradan istihkamlarımıza doğru ateş açtılar, İngilizler Seddülbahir ve Ertuğrul tabyalarını, Fransızlar da Anadolu yakasında Kumkale ve Orhaniye tabyalarını havantopu ile dövdüler.

Cephaneliğimize isabet eden top mermisiyle on bir ton barut havaya uçtu, subay ve erlerimiz şehit düştü, İngiliz Donanma Komutanı Amiral Carden Çanakkale önlerinde gösteriler yaptı, düşman denizaltıları boğazı geçmeye kalktılar.

24 Kasım 1914 günü bir Fransız denizaltısı Boğaz sularında görüldü. bu denizaltıyı gören topçularımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladı. 2 Aralık günü İngiliz denizaltısı da bir deneme yaptı. Derinden engelleri aşarak Boğaz’a girdi. Yediyüzelli metre ilerde bulunan Mesudiye zırhlısına torpil atarak bu gemimizi batırdı. Zırhlımızda bulunan subaylardan on’u ve erlerimizden yirmi dördü şehit düştü.

19 Şubat 1915 günü düşman savaş gemileri öğleye kadar uzun menzilli bir bombardımana girişti. Boğaz’a iyice sokuldular. Tabyalarımız akşama doğru düşman savaş gemilerine karşılık verdi. Ertuğrul ve Orhaniye tabyalarından atılan ateş karşısında düşman oldukça bocaladı.

İtilaf devletleri gemileri diledikleri gibi ilerleyemiyor, amaçlarına ulaşamıyordu. Lodos fırtınasını başarısızlıklarının nedeni olarak görüyorlardı. Havalar düzelince yeni saldırılar düzenlendi. Yine sonuç alınamayınca düşman gemilerine komuta eden Amiral Carden görevden alındı. Yerine 17 Mart 1915 günü Robeck atandı. Yeni komutan 18 Mart 1915 günü donan­mayla Boğaz’a saldıracağını, yakında İstanbul’da olacağını Londra’ya bildirdi.

Bu arada Çanakkale Müstahkem Mevki Komutanı Albay Cevat Çobanlı 17/18 Mart gecesi boğaz’a mayın hattı döşenmesi emrini verdi. Aldığı emir gereği Binbaşı Nazmi Bey Nusret Mayın gemisi ile o gece yirmi altı mayın, Boğaz’a on birinci hat olarak döşendi. Boğaz’daki mayın sayısı on bir hat olarak 400′ü aşmıştı.

18 Mart 1915: İngiliz ve Fransız savaş gemilerinden oluşan, o dönemin en büyük deniz gücü, üç filo olarak sabahleyin Çanakkale Boğazı’na girdi. Bu donanmanın ilk grubunu oluşturan filoda, İngilizlerin Queen Elizabeth zırhlısı ile İnflexible, Lord Nelson ve Agamemnon savaş gemileri bulunuyordu.

Çanakkale Şehitlerine

İkinci grupta İngiliz Kalyon Kaptanı komutasında Ocean, İrresistible, Wengeance Majestic gibi savaş gemileri yer almıştı. Üçüncü filo ise Prince, Bouvet, Suffren gibi Fransız savaş gemilerinden oluşuyordu.

İngilizler ve Fransızlar zayıf Türk savunmasını kolayca susturarak Boğaz’ı kolayca geçebileceklerim umuyorlardı. Bu umut ve güvenle 18 Mart 1915 günü düşman savaş gemileri şiddetli bir ateşe başladılar. Rumeli Mecidiyesiyle merkez bataryaları şiddetli bir ateşe tutuldu. Boğazdaki düşman gemileri Hamidiye istihkamlarına yüklendi. Bunu gören Dardanos bataryaları ateşi üzerlerine çekmeye çalıştı. Az sonra, tüm gemiler, Dardanos’a saldırdı. Dardanos tabyamız saldırılara şiddetle karşı koydu. Bu arada Mesudiye tabyası da ateşe başlamıştı. Mesudiye üzerine ateş açılınca Hamidiye onun yardımına koştu. Bu arada kıyı bataryalarımız düşman üstüne ateş yağdırmaya başladılar. Bunalan düşman kaçmak isterken topçu atışlarıyla karşılaşıyordu. Düşman gemilerine göz açtırılmıyordu. Karşılıklı bu korkunç bombardıman bir saat kadar sürdü. Bu karşılıklı bombardımanı bir yabancı yazar şöyle anlatıyor:

«İnsan manzarayı gözlerinin önünde canlandırabilir. Kaleler, toz duman bulutları içinde kaybolmuşlarda Yıkıntıların arasından arada bir alevler yükseliyordu. Gemiler, çevrelerinde fışkıran sayısız su sütun­ları arasında yavaş yavaş hareket ediyorlar, bazen duman ve serpintiler arasında iyice görünmez oluyorlardı. Tepelerden ateş eden havan toplarının alevleri görülüyor, ağır toplar yer sarsıntıları gibi gümbürdüyordu.»

Bombardıman sırasında Türk tabya ve bataryaları büyük zarar görmüştü. Amiral Robeck Fransız gemilerini geri çekerek İngiliz savaş gemilerini ileri sürdü. Tam bu sırada müthiş patlamalar oldu. Bouvet ve Suffren savaş gemileri mayına çarparak sarsıldılar, manevra kabiliyetini kaybettiler. Bir gece önce Nusret mayın gemisinin döşediği mayınlar görevlerini yapmışlardı. Boğazın berrak sulan üzerinde bir dev gibi yatan Bouvet ve Suffren’e tarihi Hamidiye bataryamızın keskin nişancıları ateş açtılar. Çanakkale Geçilmez kitabının yazarı Alan Moorehead olayı şöyle anlatıyor.

«Saat 13.45′de Suffren’in az gerisindeki Bouvet müthiş bir patla­mayla sarsıldı. Güverteden göğe kesif bir duman yükseldi. Gittikçe hızlanarak yana yattı, devrilip gözden kayboldu. Olayı görenlerden birinin ifadesine göre «Bir tabak, suda nasıl kayıp giderse o da öylece kayıp gitti.»

Türk tabyaları, Boğaz’ı geçmeye çalışan düşman gemilerine durmadan ateş ettiler. Bu arada düşman Boğazdaki mayınları temizlemek için mayın tarayıcılarını boğaza soktu. Tabyalarımız mayın tarayıcılarına ateş açtılar. Açılan ateş yağmur gibi yağmaya başlayınca düşmanlar panik içinde kaçtılar. Bu arada düşman savaş gemilerinden İnflexible, İrressitible büyük hasar gördü. Batanlar oldu. Daha sonra Queen Elisabeth ve Agamemnon yaralandı. İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı’nı denizden aşamadılar. Büyük kayıplar vererek: Çanakkale Boğazı’nın geçilemeyeceğini öğrendiler.

İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı’nın savaş gemileri ile aşamayınca bu kez çıkarma yapmayı planladılar. Artık Çanakkale kara savaşları başlı­yordu. Kara savaşında düşmanın nereden çıkarma yapabileceği tartışıldı. Mustafa Kemal Kabatepe ve Seddülbahir’den, Alman komutan Von Sanders ise Bolayır ve Anadolu yakasından çıkarma yapılabileceği görüşündeydi. Alman komutanı Von Sanders’in görüşü ağır bastı, ve askerler o yöreye yerleştirildi.

Düşman güçleri 25 Nisan 1918 sabahı Mustafa Kemal’in düşündüğü noktadan saldırdı. 19. Tümen Komutanı Mustafa Kemal Kocaçimen’de Conkbayır’da, savaştı. Cephanesi biten askerlere:

— Süngü tak emrini verdi. Daha sonra ;
— «Ben size taarruz emretmiyorum. Ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka komutanlar geçebilir» dedi. Tarihin bu en büyük siper savaşı başlamıştı. Siperler arası uzaklık sekiz on metre kadardı. Türk siperlerinden hiçbir asker ayrılmıyordu. Şehit düşenlerin yeri hemen dolduruluyordu. Her adım başına bir mermi düşüyor; toprak adeta tüterek kaynıyordu. Düşman dalgalar halinde Conkbayır’a doğru ilerliyordu. Bu arada Mustafa Kemal, Anafartalar Grup Komutanlığına atandı. Anafartalar Savaşı’nda düşmanın attığı şarapnel misketi Mustafa Kemal’in göğsüne isabet etti. Ancak cebindeki saate çarptığından bir şey olmadı.

Kısa sürede Türk ordusu her yerde büyük başarılar kazandı. Düşman şaşkına döndü, bozguna uğradı. Çanakkale kara savaşlarının en önemli cepheleri; Kumkale, Beşike, Bolayır, Seddülbahir, Anbumu, Kabatepe, Conkbayırı ve Anafartalar’dır. 19 - 20 Aralıkta Anafartalar ve Arıburnu cephesi, 8 - 9 Ocak’ta Seddülbahir düşmanlar tarafından boşaltıldı. Böylece 1915 baharında parlak umutlarla karaya ayak basan birleşik düşman ordusu 1916 kışında bozguna uğrayarak çekip gitti.

Çanakkale savaşlarında 250 binin üzerinde askerimiz şehit düştü. Düşman kayıpları ise bu rakamın üstündedir.

Çanakkale savaşlarının unutulmaz kahramanı, Anafartalar Grup Komutanı Mustafa Kemal’in başarısı ilerde başlayacak Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın kaynağı oldu.

Bağımsızlığımızı savunmak, yurt topraklarımızı korumak için yapılan savaşlar kutsaldır. Çanakkale, Ulusal Kurtuluş Savaşımız kutsal destan savaşlara birer örnektir.

Çanakkale destanının yazılmasında Nusret Mayın Gemisinin önemi çok büyüktür.

Nusrat Mayın Gemisi, 1912 yılında Almanya’nın Kiel şehrinde Germenia tezgahlarında inşa ettirilmiştir. Bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Gemi 3 Eylül 1914′te Çanakkale’ye getirildi.

İttihat ve Terakki Partisinin bir üyesi olan Albay Cevat tarafından yönlendirilerek boğazın çeşitli kısımlarına mayınlar döşemiştir. Fakat bu mayınların İngiliz gemileri tarafından fark edilip imha edilmesi ve boğaz güvenliğini sağlamakla görevli olan kıyıdaki topçu bataryalarını bombalaması sonucu boğazdaki hareketlerinin rahatlaması üzerine, Albay Cevat bir gözlem yapmış ve İngiliz gemilerinin boğazdan girip kıyıları bombaladıktan sonra karanlık liman denilen yerden çıktıklarını belirlemiştir. Bunun üzerine Nusrat Mayın Gemisi bu limana toplamda 26 adet mayın döşemiş ve bu mayınların bulunmaması içinde mayınları ters yerleştirmiştir. Nitekim İngilizler bu mayınları bulamamış ve İngiliz donanmasının en büyük gemilerinden iki tanesi batmış ve iki tanesi de ağır hasar alarak iş görmez hale gelmiştir. Muhtemelen bu savaşın kaderini ve gidişatını etkileyen ve İtilâf devletlerini deniz harekatından caydıran en büyük etken olmuştur.
Çanakkale destanını yazdıktan sonra, yıllarca kuru yük gemisi olarak çalıştırıldı. Artık işlev göremez hale geldiği düşünülen koca NUSRET, Mersin limanında jilet olmayı beklemekteydi. TARİH: 4.10.2002 Nusrat’ın çileli yolculuğuna Yiğit TARSUS’lular son noktayı koydu. Yapılan ihalenin ardından Koca Nusrat 3 Parçaya ayrılıp Tırlarla Tarsus’a yola çıkarıldı. Mesafe 27 km. Tarsus’a varış süresi 4.5 saat. Koca NUSRET kendisi için yapılan Çanakkale parkına konuldu. 8 kişilik heyet geminin savaştaki haline tekrar getirilmesi için tüm kaynakları araştırmanın yanı sıra, Çanakkale’deki maketini incelemeye gitti. Dönüşte çalışmalara başlanıldı. Koca Nusrat orjinaline en yakın haline döndürüldü. Esaret görmemiş Şanlı Türk Milletinin bir değeri olan Nusrat Mayın gemisini, Tarsuslular uçurumun kenarından aldı. Böylece büyük bir vefasızlık son buldu.

“Şimdi Ey kahraman Gazi Nusrat, Bundan sonraki ebedi mekanın olan Tarsus Çanakkale parkında rahat uyu. Çileli yolculuğun sona erdi. Tarsus ve Tarsuslu seni sahiplendi. Sana kucak açtı. Seni bağrına bastı. Kim bilir? Belki de seni Tarsus’a çağıran bir sebep vardı.” (Burhanettin Kocamaz / Tarsus Bld. Bsk.)

Nusret Mayın gemisinin resmi sitesini inceleyiniz.

Şuanki hali

Tarsus Çanakkale Parkında huzur içinde….

Çanakkale Destanı’nın yazılmasında bilek ve iman gücüyle 257 kiloluk mermiyi yerinden kaldırıp, hedefini hiç şaşırtmadan düşmanını sulara gömen Havranlı Koca Seyid’ i daima hatırlayacağız.

SEYİT ALİ ONBAŞI, Çanakkale Savaşları’nda Deniz Savaşları sırasında Seddü’l- bahir açıklarında bulunan düşman gemileri Morto Koyu ile Seddü’ l- bahir tepesini sürekli bombardıman altına almışlardı. Türk mukavemeti gittikçe azalıyordu. Kendilerini Allah’ ın koruyuculuğuna bırakan Türk birlikleri şehitlik mertebesine ulaşmayı arzu edercesine, kaçmak yerine son gayretleriyle mücadele ediyorlardı. Bu sırada bir İngiliz gemisinden atılan büyük bir bomba Morto Koyu sırtlarındaki bir topçu birliğimizi toptan imha etti. İçlerinden yalnızca Seyid Ali Çavuş kurtulmuştu. Çavuş etrafındaki manzara karşısında duyduğu ızdırap ile dünyada eşine az rastlanacak bir olay gerçekleştirdi. Duyduğu acı ile normalde üç kişinin zor taşıdığı 257 kiloluk bombayı yerinden tek başına kaldırdı, taşıdı, topun namlusuna sürdü ve ateşledi. Bu mermi gideceği yeri de biliyordu. Ocean zırhlısı gemisinin bacasından içeri girdi ve gemi ortadan ikiye ayrılarak battı. Burada, 257 okkalık bir mermiyi kaldırarak olağanüstülük gösteren Seyit Ali Onbaşı ile ilgili menkıbeyi Mehmet İhsan GENİŞÇAN, eserinde şöyle anlatıyor: ” Ne hikmetse bataryada tek top ayakta kalabilmiş, fakat onun da vinci kırılmış olduğundan mermileri namluya sürülemiyordu. Yüzbaşı Hilmi Bey , etrafından birilerinden yardım alabilmek düşüncesiyle bataryadan uzaklaştığı sırada Niğdeli Ali ile Koca Seyit ümitsiz ve perişan ne yapacaklarını düşünüyorlardı. ” Ulu ve yüce Allah’ tan başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur. ” duası Seyit’ in ağzından nûr tanesi gibi dökülmeye başladı. Seyit Ali, bu duayı defalarca okudu. Bu yakarış şüphesiz hiç kimseninkine benzemiyordu. Aşk ile kendinden geçmesi ve 257 okkalık top mermisini kucaklayıp omzuna alması bir oldu. Demir basamakları tam üç kez inip çıktı. Yanında bulunan Niğdeli Ali, Seyit ‘ in göğüs ve omuz kemiklerinin çatırtısını duyuyor, hayret ve dehşet içinde kalıyordu. Topun namlusuna sürülen üçüncü mermi savaşın kaderini böylece değiştiren olayı yaratmış ve İngilizler’ e ait “Ocean” isimli zırhlı, bu merminin isabetiyle korkunç yara almıştır. Aynı gün geç saatlerde Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevki Kumandanı Cevat Paşa, ödül olarak Seyit’ e onbaşılık rütbesini verdi. Merminin bir defada kendi huzurunda kaldırılmasını istedi. Bunun üzerine Seyit Onbaşı, Cevat Paşa’ ya şu cevabı verdi: ” Ben bu mermileri kaldırırken gönlüm, Allah’ın feyziyle doldu. Ancak bu kuvvetin sırrı o anda bana Allah’ ın ihsan ettiği bir vergi idi. Bu ağırlığı kaldıracak kadar bir makam varmışsam bu dua ve rıza ile olmuştur. Ancak şimdi kaldırmam mümkün değildir kumandanım” .

***

Çanakkale Destanı’ndan notlar..

Savaş sırasında metrekareye ortalama 6.000 mermi düştü.
Her Türk askerine günlük ortalama 60 gr erzak verildi.
Türk tarihinde ilk düşman savaş uçağı bu savaşta düşürüldü.
İlk Türk hava hücumu bu savaşta yapıldı.
Savaşa 989.000 asker katıldı.
Türk Ordusu 250.000, İtilaf Devletleri 252.000 askerini kaybetti.
Conkbayırı 24 saatte 7 kez el değiştirdi.
Teke ve Ertuğrul Koyu çıkartmaları sırasında İngiliz ve İrlandalı askerler %70 kayıp verdi.
İtilaf Devletleri kuvvetleri,savaşmakta olan 10.bölüğümüzün 4650 atımlık mermi attı.
Boğazda konuşlanmış olan Dardanos adlı topumuzun bir atışına karşılık,düşman tarafından o topa 40 atış yapıldı.
Çanakkale Savaşında ordumuza karşı İngiliz ve Fransızların yanında bu ordularda Avustralyalı,Yeni Zelandalı,Kanadalı,Senegallı,Tunuslu,Cezayirli,Hintli sömürge askerleri savaştı.
İstanbul Darülfünun(Cerrahpaşa Tıp Fakültesi) öğrencileri gönüllü olarak cepheye gittiler ve çoğu cephede şehit oldular.
Bu nedenle bu okul 1921 yılında hiç mezun vermedi.
Çanakkale Türküsü ,Kastamonu yöresine ait anonim bir türküdür.
Savaş sırasında üç mermi havada çarpışarak kaynamıştır.Bu mermiler şu anda Çanakkale’deki müzede sergilenmektedir.
Askerlerimiz savaşa gitmeden önce kendi cenaze namazlarını kılıp cepheye gitmiştir.
Mareşal Fevzi Çakmak,Çanakkale Savaşlarında 5. Kolordu Komutanı olarak görev yapmıştır.
Mareşal Fevzi Çakmak’ın kardeşi Üsteğmen Nazif Çakmak Çanakkale Savaşı sırasında şehit olmuş ve adına bir anıt dikilmiştir.
İngilizler,Çanakkale’de esir aldığı Türk askerlerini Birmanya’ya götürmüş ve bu askerlerimizin çoğu geri gelememiştir.
Çanakkale Savaşlarının geçtiği yerlere dikilen yazıtlar,toprağa en az değecek şekilde yerleştirilmiştir.Bunun amacı,şehitlerin kemiklerine zarar vermemektir .

Çanakkale Muharebeleri Kronolojisi

*9 Ocak 1946 İtilaf Devletlerinin Çanakkale’yi Boşaltması
*19 Şubat 1915-Birleşik Filo’nun Çanakkale Boğazı’nın giriş tabyalarına ikinci defa büyük taarruz
*24 Şubat 1915- M.Kemal’in 19.Tümen komutanı olarak Eceabat’a gelişi.
*7-8 Mart Nusrat Mayın Gemisi’ni elde kalan son 26 mayını Karanlık Koy’a yerleştirmesi.
*24 Nisan 1915- İtilaf devletlerinin en kapsamlı çıkarması
*28 Nisan 1915-1.Kirte Muharebeleri ve Zaferi.
*6-8 Mayıs 1915 -İkinci Kirte Muharebeleri
*1 Haziran 1915 Mustafa Kemal’in Albaylığa yükselmesi.
*4-6 Haziran 1915-3.Kirte Muharebesi.
*21 Haziran 1915-Kerevizdere Muharebesi.
*10 Ağustos 1915-Çanakkale Anafartalar Zaferi

Çanakkale’de bunlar yaşanmışken, yeni nesil olarak biz, dedelerimizle ne kadar övünsek azdır. Bize düşen, Türkiye Cumhuriyetini ilelebet korumak ve müdaafa etmektir. Bayrağı aldığımız noktadan daha yüksek noktaya taşımaktır. Ölümün an kadar yakın olduğunu bile bile göğsünü siper eden Mehmetcik’lerimizi ne kadar ansak azdır. Vatan sizlere minnettar. Ruhları Şad, mekanları cennet olsun…


Sonraki Sayfa »