Eğitim ve Teknik Eğitim fakültelerinde öğretmenliğin hümanist yönü üstüne basıla basıla anlatılır. Fakat uygulasında çeşitli zorluklar çekilmektedir. Hayatta en zor zanaat insanla uğraşmaktır. Yine bununla ilgili yapılan MEB çalışmasının haberi aşağıdadır.
Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ilköğretim öğretmenlerinde bulunması gereken nitelikleri tek tek belirledi. Aynı çalışma, ortaöğretim öğretmenleri için de başlatıldı.
MEB, konuyla ilgili 2002 yılında başlatılan proje çerçevesinde bir öğretmende bulunması gereken “bilgi, beceri ve tutum özellikleri” saptayarak, “Öğretmen Yeterlikleri” adı altında yayımladı.
“Öğretmen yeterlikleri” belirlenirken, düzenlenen seminer ve çalıştaydan çıkan sonuçların yanı sıra ABD, İngiltere, Seyşel Adaları, Avustralya ve İrlanda gibi ülkelerdeki örnekler de göz önünde bulunduruldu.
Ortaya çıkan çalışma ile ilgili olarak, pilot belirlenen 6 ildeki öğretmenler, okul yöneticileri; sendika, dernek ve sivil toplum örgütü üyeleri, kamu kurumu mensupları, öğretim elemanları ve öğretmen adaylarından oluşan toplam 6 bin 743 kişinin görüşü alındı.
Çalışma sonucunda, “öğretmenlerde bulunması gereken bilgi, beceri ve tutum özellikleri”ni içeren “genel yeterlikler”in yanı sıra ilköğretimdeki Türkçe, İngilizce, Fen ve Teknoloji, Bilişim Teknolojileri, Okul Öncesi, Görsel Sanatlar, Matematik, Sınıf Öğretmenliği, Sosyal Bilgiler, Müzik, Beden Eğitimi, Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi, Teknoloji Tasarım ve Özel Eğitim (Görme Engelliler-İşitme Engelliler-Zihinsel Engelliler) öğretmenliğin nitelikleri de “özel alan alt yeterlikleri” adı altında sıralandı.
Genel yeterlikler
Projeye göre, bir öğretmende bulunması gereken “bilgi, beceri ve tutum”dan oluşan niteliklerden ve yapması beklenen davranışlardan bazıları şöyle:
- Öğrenciye ismiyle hitap eder.
- Öğrencilerin fikirlerine ve ürettiklerine değer verir.
- Sınıf içi ve dışı etkinliklerde demokratik davranır.
- İnsan haklarına uygun biçimde davranır.
- Uluslara, bireylere ve inançlara karşı ayrımcılık yapmaz.
- Öğrencinin geçmişine ve sosyo-ekonomik durumuna göre ön yargısız davranır.
- Her öğrencinin başarılı olacağına inanır.
- Öğrenciler sorulara farklı yanıtlar verdiğinde olumlu tepki gösterir.
- Stresle başa çıkma yollarını bilir ve kullanır.
- Kişisel bakımına ve sağlığına özen gösterir.
- Zorluklarla mücadele eder.
- Türk milli eğitim sisteminin dayandığı temel değer ve ilkeleri bilir.
- Mesleki gelişimine yönelik yayınları izler.
- Okulun iyileştirilmesinde ve geliştirilmesine çevre olanaklarını kullanır.
- Öğrencilerin sahip olduğu değerlere saygı gösterir.
- Öğrencinin kişisel gelişimini ailesiyle paylaşır.
- Öğrencilerin ilerlemelerini izlemek amacıyla kayıtlar tutar.
- Sınıf kurallarını öğrencilerle birlikte belirler.
- Öğrencilerin kendilerini güven içinde hissetmelerini sağlayacak ortam oluşturur.
- Aileleri tanımak için bireysel ya da gruplarla veli görüşmeleri düzenler.
- Ailelerin yaşadıkları sorunlara karşı duyarlı davranır.
“Öğretmenin yol haritası”
MEB Öğretmen Yetiştirme ve Eğitimi Genel Müdürü Ömer Balıbey, öğretmenlerin sürekli kendilerini yenilemeleri gerektiğini belirterek, “Burada amaç öğretmenin kalitesini artırmak. Meslek yeterliklerinde kriterler var. Öğretmenler belirlenen bu meslek yeterliklerine bakarak kendilerini hazırlayacaklar” dedi.
Bu yeterliklerin, öğretmen yetiştirme politikasında yol gösterici olacağını söyleyen Balıbey, çalışma tamamlandıktan sonra öğretmen adayı yetiştiren eğitim fakültelerinin müfredatının da bu doğrultuda yapılanmasının hedeflendiğini anlattı.
Aynı çalışmanın ortaöğretim için de başlatıldığını anlatan Balıbey, “Çalışma tamamlandıktan sonra, öğretmen adaylarının buna göre yetişmeleri için YÖK’ün önüne koyacağız. Öğretmen yeterliği çalışmasıyla öğretmenin bir yol haritası ortaya çıkıyor” diye konuştu.
Kaynak: CNNTurk
Şubat 4th, 2009
Eğitim
|
Yorum Yok
Birinci Dünya Savaşı’nda Ingilizlere, 150 bin askerimiz esir düştü. Bu askerlerden bir kısmı da Mısır’ın Iskenderiye şehri yakınlarında bulunan Seydibeşir Usare Kampı’na hapsedildi.

Kampın tam adı, ‘Seydibesir Kuveysna Osmanlı Useray-i Harbiye Kampı’ idi. Bu kampta, 1918′de Filistin cephesinde esir düşen 16. Tümen’in 48. Alayı’na bağlı Osmanlı askerleri tutuluyordu.
12Haziran 1920′ye kadar iki yıl boyunca her türlü işkence, eziyet, ağır hakaret ve aşağılamaya maruz kaldılar.
Bu insanlık dışı muamelenin nedeni ise Ermeniler idi…
Kamptaki, Türkçe bilen Ermeni tercümanların yalan, yanlış çevirileri ve kışkırtmaları nedeniyle, kampların Ingiliz komutanları, azılı Türk düşmanı kesilmişlerdi. Savas bitmişti. Ancak, kamptaki ağır koşullar nedeniyle ölenler dışındaki askerleri teslim etmek, İngilizler’in işine gelmiyordu. Çünkü, olası yeni bir savaşta, bu askerlerin yeniden karşılarına çıkabilecekleri, Ermeniler tarafından, Ingilizlerin beyinlerine işlenmişti.
Çözüm toplu katliamdı… Askerlerimiz, mikrop kırma bahanesiyle, süngü zoruyla dezenfekte havuzlarına sokuldu. Ancak suya normalin cok uzerinde krizol maddesi katılmıştı. Mehmetçik, daha ayağını soktuğunda, aşırı krizol maddesi nedeniyle haşlanıyorlardı. Ancak Ingiliz askerleri dipçik darbeleri ile askerlerimizin havuzdan çıkmalarına izin vermiyorlardı. Mehmetçikler, bele kadar gelen suya başlarını sokmak istemedi. Ancak bu kez İngilizler havaya ateş etmeye başladı. Askerlerimiz, ölmemek için çömelerek başlarını suya soktular. Ancak başını sudan kaldıran artık göremiyordu. Çünkü gözler yanmıştı…
Dışarı çıkanların halini gören sıradaki askerlerimizin direnişleri de fayda etmedi ve 15 bin askerimiz kör oldu. Bu vahşet, 25 Mayis 1921 tarihinde TBMM’de görüşüldü. Milletvekilleri Faik ve Şeref beyler bir önerge vererek, Mısır’da esirlerin krizol banyosuna sokularak 15 bin vatan evladının gözlerinin kör edildiğini, bunun faili olan İngiliz tabip, garnizon komutanı ve askerlerinin cezalandırılması icin TBMM’nin teşebbüse geçmesini istediler.
Tabiiki yeni kurulan devletin bin türlü sorunu vardı. Bu hesap sorma işide unutuldu gitti. Ama onlar unutmuyorlar… Kendi ihanetlerini bile soykırım ambalajına sarıp, dünya kamuoyuna sunuyorlar. En üzücü olanı da malum birilerinin, bu karalama kampanyalarına çanak tutması… Ortada özür dilecenek bir millet varsa o da Türk Milletidir.
Ocak 27th, 2009
Genel
|
Yorum Yok
323 üncü kısa dönem olarak askerlik borcumu ödemiş durumdayım. Askerlik anlatılmaz yaşanırmış. Acemi ve usta birliği dönemlerimi yine Bakım Okulu ve Eğitim Merkez Komutanlığı’nda Balıkesir ‘de geçirdim. Askerliğin acemilik döneminde türlü zorluklar yaşamama rağmen ustalık döneminde pek bir zorluk çekmedim. Şafak azalıp ustalaştıkça (kaşarlandıkça
) elinizi angarya işlerden çekmeye başlıyorsunuz zaten. Hatta bunun için şöyle cümleler kurulmaktadır:
- Şafak demiş cart curt ben mi gideyim ……. ya,
- Baba yatar şafak atar,
- Ben mi yardırayım
,
- Şafağın kadar konuş,
- Ses kes, şafak dinle.
Uzun dönem asker arkadaşların torunlarına (Takriben iki üç dönem altı
) hitap şekilleri ve dialogları :
Dede : Torun şafak kaç?
Torun : 322
Dede : O ne lan, adam mı öldürdün, tecavüzden mi girdin? O ne öyle Kasatura numarası gibi şafak!
Dede : Torun geceler uzun ötmez borun
Dede – Torun muhabbetinden dolayı Edebiyatın son safhasını yaşadığı asker ocağında, değişik küfür şekilleri de bulunmakta tabii. Bunlar mokoko ve comolokko. İlk duyduğumda hiç bir anlam verememiştim. Hislerini karşındakine küfür babında açıkça beyan etsene birader
diye düşünmekteyken sonradan sonraya bende alıştım bu lafların hepsine garipsemez oldum.
Kısa dönemlerde çok da fazla bir adet yok. Üzüm üzüme baka baka kararırmış derler, bizde o misal uzun dönem asker arkadaşlardan tüm askeri kültür birimini kapıyoruz
. Disiplinsiz torunlar bir koğuşta toplanılarak, mıntıkalarda gevşek davrandıklarını, ortalığı .ok götürdüğünü ve bu durumdan rahatsız olduklarını bildiren cümleler kurmaktadırlar. Bunlar söylenirken kendi yaşantılarından kesitler verilerek alt devreyken bu konuda çektikleri çileleri anlatmaktadırlar. E malum üst devre yine askeri tabirle “kep üstünde kep kalmayınca” , elini eteğini işten güçten çekip torunların koordinasyonlarıyla ilgilenmekteler
. Bu toplantılarda torunlara temizlikte disiplinde ve üst devreye karşı takınılacak tutuma varasıya kadar tüm konulara değinilir, aksi takdirde akşam üzeri tuvalet temizliği ile cezalandırılılacakları taraflara tebliğ edilir. Alt devrelerinin geldiğinde de rahata kavuşacakları tesellisi de verilmeden geçilmez
Acemi birliği döneminde sadece kısa dönem arkadaşlarla haşır neşir olduğumuzdan, uzun dönem arkadaş edinemedik. Çünkü, eğitim çavuşu dışında uzun dönem asker yoktu etrafımızda
Usta birliğine geçince yoğun bir şekilde poşet lafıyla karşılandık. Poşet geldi poşet gitti… Askere gitmeden önce arkadaşımdan poşet lafını duymasam ve önerilerini dinlemesem, heralde dakika bir gol bir deyip birbirimize girerdik uzun dönem arkadaşlarla. Poşet kelimesi için de iki türlü efsane den bahsedilmekte. Bunların en ağır basanı; yıllar evel artık kaçıncı göbekten dedem onu bilmiyorum
botları çamur olmasın diye botlara poşet geçirmiş o gündür bu gündür memleketimin her yerinde uzun dönem (yıllanmış asker:) ) asker arkadaşlar biraz da hazımsızlıktan olsa gerek, Kısa Dönemlere Poşet demektedirler. Bu durumda söylenebilecek en güzel söz ” Şafağın kaç senin? ” sorusunu yöneltmektir
Diğer efsane ise; sadece 5 ay 10 günlüğüne gelen kişinin sadece bir poşet eşya getirmesinden dolayı Poşet hitabının gelişmesinde etkili olduğu söylenmektedir ki bu çok yaygın bir esfane değildir. Usta birliğimi yaptığım birlik’te kısa dönem arkadaşımdan çok uzun dönem arkadaşım oldu. Hepsi de iyi insanlardı. Ömrün boyunca muhabbeti devam ettireceğim ardadaşlarlıklar edindim uzun dönemlerden.
Askerliğin insan ömründen alıp götürdüğü kadar, kattığı şeyler de azımsanacak derecede değil. Sabretmeyi, tahammülü vs. şeyleri en iyi şekilde öğretmekte. Sivil hayatta sevmediğiniz insanlarla aynı yerde bulunmazsınız olur biter. Ama asker ocağında öyle bir şansınız yok. Acısıyla tatlısıyla askerliği herkese tavsiye ederim. Gerçi askerlik tavsiye ile yapılacak bişey değil ama
Ya SS ya da SS kuralına göre yapılan bir görevdir. Ben Seve Seve yaptım. Darısı benden sonrakilere ve ardımda bıraktığım 325 inci kısa dönem arkadaşlara. Ben pek bir zorluk çekmedim, Allah gönlüme göre verdi rahattım asker ocağında.
Kalanlara ve Gazilerimize, Allah’ın rahmeti ve bereketinin üzerine olmasını, Şehitlerimizin ise ruhlarının şad olmasını dilerim.
Ocak 26th, 2009
Genel
|
Yorum Yok
Vatani görevim için 12 Ağustos’ta askeri birliğime katılmış bulunmaktayım. Acemilik dönemi içinde teknolojiden bayağı uzak kaldım. Mouse ve klavye ye dokununca kendimi bir garip hissettim onca günden sonra, topu topu 24-25 gün ama olsun
) Balıkesir’den sevgiler saygılar hörmetler. Büsbüyük öpüyorum.

Eylül 7th, 2008
Genel
|
Yorum Yok
Yine ünlü bir türkücü olan Kubat’ın yapımını üstlendiği “Anadolunun Sesi” programının Tarsus çekimlerinden kaydettiğim video. Tarsus Belediyesi’nin girişimleriyle Tarsus’ta yapılmış yaz etkinliklerinden birisi. Bedia Akartürk’ten bir Tarsus Türküsü, Ah Neyleyim Gönül.. Evelden, Tarsus’ta yaşamış aşık Ferahi’nin türküsüymüş. Tarsusluyum diye demiyorum, dibim düştü türküye
) Bedia Akartürk’üde severdim, şimdi ayrı bir sevmeye başladım.
Temmuz 23rd, 2008
Genel
|
Yorum Yok
Bakın capon kardeşler başka özelliklerinden de faydalanıyorlar. İzleyelim
Haziran 9th, 2008
Genel
|
Yorum Yok
1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD’ye giden doktor Ömer Muşluoğlu, görev yaptığı hastahanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatıyor:
Amerika ‘ya gittiğim ilk yıllar.. New York’da Medical Center
Hospital’da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine, tedavisine verilmiyor.Diğer zamanlarda da laboratuarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam, tahminen yetmiş beş yaşlarında..’Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız?’ dedim. Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım, baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti, kendisine sormadan edemedim:
-’Siz Türk müsünüz?’
-Kaşlarını yukarıya kaldırarak ‘hayır’ manasına bir işaret yaptı.
-Ama ben hala merak ediyorum. ‘Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?’
-’Aldırma öylesine bir şey işte’ dedi. Ben yine ısrarla: ‘Fakat benim için bu çok önemli, çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım…’
Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde
sordu:
-’Siz Türk müsünüz?’
-’Evet Türk’üm…’
İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı.. Anlatmaya başladı:
‘Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye’de.. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben, Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: ‘Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda.. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir.’ Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık.
Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale’ye sevkediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır’a getirdiler, orada birkaç ay talim gördük, sonra da bizi alıp Çanakkale’ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu.
Her taaruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından
da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya cıktık.Taarruz edeceğiz, bizi püskürtüyorlar.. Tekrar taaruz ediyoruz, bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taaruz ediyoruz.. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipcik darbesiyle kendimden geçmişim. Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar, vahşi kimseler olarak tanıttı ya… Ama dikkat ettim, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar, yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu..Dedim ki kendi kendime:
-’Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler, ama öldürmüyorlar… Veyahut
isteseler önceden öldürebilirlerdi.. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler..’ Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla ‘Yazıklar olsun bana’ dedim. ‘Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum, niye savaşmaya gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış’ diyerek pişman oldum.. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki… Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.. Nihayet bizi serbest bıraktılar.

Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte..’
Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:
Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarfeden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarfeden bir Türk… Ne garip değil mi? Avustralya ‘dan Amerika’ya gelirken bir Türkle karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar, buna bütün kalbimle inanıyorum.
Peşinden nemli gözlerle ‘Bana adınızı söyler misiniz?’ dedi. ‘Ömer’ cevabını verdim. Merakla tekrar sordu: ‘Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?’
-’Babam müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş.’
-’Senin adın müslüman adı mı?’ Ben -’Evet, müslüman adı’ deyince yüzüme baktı, doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki: ‘Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi, şimdiden sonra ‘Anzaklı Ömer’ olsun.’ -’Olsun’ dedim.
-’Peki doktor beni müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?’
Şaşırdım, nasıl da birdenbire müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..
-’Tabii’ dedim. ‘Müslüman olmak çok kolay.’ Sonra kendisine imanın ve İslamın şartlarını anlattım, kabul etti. Hem kelime-i şehadet getiriyor,hem de ağlıyordu.. Mırıldandı: ‘Siz müslümanlar tesbih çekersiniz, bana da bir tesbih bulsan da ben de yattığım yerden tesbih çekerek Allah’ımı ansam olur mu?’
Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakkı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tesbih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tesbih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti. -’Beni yalnız bırakma olur mu?’ ‘Ne gibi Ömer amca?’ ‘Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat!.. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.’ O günden sonra her gün yanına gittim, bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım.
Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum. ‘Doktor Ömer, lütfen 217 numaralı odaya gelin!’ Hemen yukarı çıktım. Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi: Sağ elinde tesbih, açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı, göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum, kendisine kelime-i şehadet söylettirdim, o şekilde kucağımda teslim-i ruh etti…
Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Ne yalan söyleyeyim, ağladım…
En içten dileklerimle…
Mayıs 28th, 2008
Genel
|
Yorum Yok
Arkadaşlık sitelerini pek sevmem ama bu Site adına ve misyonuna yakışır bir reklam olmuş. Kıyak reklam yapmışlar, beni bile alet ettiler bu reklama.. Oynat Şükrücüüüm
Mayıs 1st, 2008
Video
|
Yorum Yok
Genelde, amerikalılar coni’ye, maykıl’a göre bir sonuç bulur, bizse bu sonucu bizim ali’ye, veli’ye uydurmaya çalışırız. Bir grup amerikalı bilim canlısı, Matematik öğretiminde somut örnek vermenin öğrenmenin aktarımlarında sorun yaşattını gözlemiş. Yani A durumunda olan olayın, B durumuna uyarlanmasından çaktıklarını söylemişler. Kavramın anlaşılması açısından somut örnek şart! Gözlem grubundaki öğrencilere aktarmanın yapılması açısından eksik yöntem uygulanmış gibi? Ama tabii onlar uzman, bize laf söylemek düşmez oturmuş incelemiş adamlar, bizse oturduğumuzla kalmışız
Haberin ayrıntısı aşağıdadır.
ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, matematik eğitimi sırasında somut örnekler vermek en iyi yöntem değil.
WASHINGTON – Araştırmanın yapıldığı Ohio Eyalet Üniversitesinin tanımalı bilim merkezi müdürü Vladimir Sloutsky, “Matematiği somut bir örnekten yola çıkarak anlatmak çok zor. Somut örnekler, öğrenilenleri sınamak için iyi bir yöntem olabilir, ancak eğitim aracı olarak kötü yöntem” diye konuştu.
Amerikan Science dergisinin bugünkü sayısında yayımlanan araştırmaya göre, matematiği somut örneklerle öğrenen öğrenciler, soyut eğitim tarzıyla öğrenenlerle kıyaslandıklarında bunları yeni bir bağlamda kullanmakta sıkıntı çekiyorlar.
Araştırmanın eşbaşkanlarından Jennifer Kaminski, soyut yöntem formülünü öğrenmedilerse “A treni B treni ile ne zaman karşılaşır?” sorusunu çözen öğrencilerin büyük bölümünün, bu çözümü diğer örneklere uygulamayamadıklarını belirtti.
Teorilerini 4 gruba ayırdıkları 80 öğrenci üzerinde sınayan araştırmacılar, bir aritmetik sorusunun çözümünü ilk üç gruba ayrı ayrı 3 somut örnek vererek, dördüncü gruba da soyut anlatım tekniğiyle öğrettiler.
Araştırmacılar daha sonra öğrettiklerini sınamak için çoktan seçmeli bir soruyu 80 öğrencinin tamamına sordular.
Soyut yöntemle hesaplamayı öğrenenlerin yüzde 80’i doğru yanıt verirken, büyük bölümünün “kafadan atarak işlem yaptığı” diğer gruplarda sadece yüzde 43 ila yüzde 51 oranında doğru yanıt çıktı.
Vladimir Sloutsky, somut örneklerin, öğrencilerin bizzat kavrama odaklanmalarına bile engel olabilecek biçimde ilgilerini dağıtabileceğini belirterek, araştırma sonuçlarının pedagojide uzun zamandır inanılanları tartışmaya açtığına işaret etti.
Jennifer Kaminski de “Bu kavramları çok sembolik yöntemlerle anlatmak zorundayız. Öğrenciler böylece bunları çeşitli alanlara uygulamaya çok daha hazırlıklı olurlar” dedi.
Kaynak: http://www.ntvmsnbc.com/news/444078.asp
Nisan 28th, 2008
Eğitim
|
Yorum Yok
Sisli’deki bir dürümcünün reklam brosüründen harfi harfine aktarilmistir…
***
Diyet, perhiz, rejim gibi faaliyetler hedefte Türk delikanlilarinin ve genelde de Türk milletinin devamini engellemek için dis mihraklar tarafindan gündeme getirilmis suurlu bir düzmecedir. Gaye, eskiden bir koyunu, bir oturusta götüren dev gibi babayigit atalarimizi ve tarlada dogum yaptiktan sonra bebegini kundaklayip, elde orak tarlada çalismaya devam eden Türk kadinlarini; kalori hesaplayan, hapsirinca yataga giren, fitness ve aerobik yapan çitkirildim tiplere dönüstürmek ve büyük Türk irkini Çinliler, Japonlar gibi siska, zayif ve sagliksiz bir irk haline getirmektir.
Icabi halinde 240 kiloluk top mermisini tek basina namluya süren bir babayigidin, kalori hesaplayan, yogurtlu kebabi reddeden bir züppe haline getirilmesinden daha büyük bir soykirim olabilir mi?
Iç yaginin, kuyruk yaglarinin, anamizin Vita yaginin kolestrol yaptigi palavradir.
Kolestrol, kebaplari yedikten sonra iki sise soda içerek ayarlanabilecek bir gaz durumudur.
Sakin bu oyuna düsmeyin.
Feminizm, kadin haklari, çevre suuru ve esitlik adi altinda Türk kizlarinin akillari çelinerek, yemek yapmayi bilmeyen, bizim istikbalimiz olan yavrularini, abuk subuk yiyeceklerle yetistirecek, damak zevki gelismemis, sunta kilikli diyet bisküvilerini yiyecek sanan bir hale getirmislerdir.Ayrica kör olasi dis mihraklar , bu kizlarimiza kebap, sogan, çig köfte vb. Lezzetleri yiyen, bardak bardak salgam suyu içen yigitlerimize hanzo-kiro gibi sifatlar takmayi ögretmislerdir.
Ayrica son yillarda moda gibi gösterilmeye çalisilan Çin mutfagi diye birsey yoktur. Bu sözde mutfak, acaip zerzevat ile acaip mahlukatin, wog adi verilen bir tencerede yari pismis yari çig olarak hazirlanip insanlara eziyet olsun diye sopalarla yenmesinden ibaret bir hokkabazliktir. Sakin kanmayin, sakin yemeyin. Helal degildir!
Unutmayin su uyur, düsman uyumaz!
Kaynak: Gelen kutusu (baboli’den)
Mart 31st, 2008
Güncel
|
Yorum Yok